26.12.06

Rashid Behbudov



Azeri kültürüne çok yakın olanlar dahi bazan es geçer Rashid Behbudov (ya da Raşit Behbudof) ismini. 1988'de bize veda eden Azeri müziğinin bu eşsız sesi Hacıbeyof'un 'Arşın Mal Alan' isimli operasıyla uluslararası bır üne ulaşır. Fırsat bulup da Azeri televızyonlarını izlerseniz fılm versiyonunu da yakalayabilirsiniz bu olağanustü eserin! Azad Aliyef ıle birlikte Turkiye'ye gelip İstanbul ve Ankara'da konserler vermiş Behbudov 1961 senesinde. Ben kendisini ilk defa Iran Azerilerinden duymustum. Kaçak kasetleri dolaşırdı bir dönem ortalıkta. Tabii sadece Doğu'nun değil aynı zamanda aryaların da yorumcusu Behbudov. Bugun de sızlere bır aryasını sunuyorum zaten ama en kısa zamanda Arsın Mal Alan'dan Asker'ın bırkaç aryasını da buraya koymak gerekecek. Hacibeyof da başka bir güne kaldı artık.


25.12.06

Hücrenin İç Dünyası



Cellular Visions: The Inner Life of a Cell adli bu olağanüstü gizemli belgeseli biyoloji derslerinde uykuya kalmış herkese armağan ediyoruz. Toplamı 8 dakıka olan bu üç boyutlu belgesel Harvardlı çocuklara hazırlanmış. Teknik ayrıntılara düşkünsenız söyleyelim: filmdeki görüntüler molekül mekanizmalarının etkileşimini ve alyuvarların nasıl koşullara tepki verdiğini gösteriyor. Ama dilerseniz siz bu minik filmi Kubrıck'e bir güzelleme olarak da izleyebilirsiniz elbet!

Fılm burada postalı fakat siz orıjınal halinde izlemek isterseniz doğrudan kaynağa gidin zira görüntü kalitesi burada çok önemli!



Not: Coşkun bu link için teşekkürler!

22.12.06

Rusvetin Belgesi

Seffaflık Enstitüsü 2006 Sıralamasını Açıkladı ve bız sondan 4. olduk!!! Hindistan, Çin ve Rusya'da olmasa birincilik bize kalıyordu. Kahretsin!

Sıralama, Ulke, Ortalama Şeffaflık Puanı (0-10)

1 Switzerland 7.81

2 Sweden 7.62

3 Australia 7.59

4 Austria 7.50

5 Canada 7.46

6 UK 7.39

7 Gemany 7.34

8 Netherlands 7.28

9 Belgium 7.22

10 US 7.22

11 Japan 7.10

12 Singapore 6.78

13 Spain 6.63

14 UAE 6.62

15 France 6.50

16 Portugal 6.47

17 Mexico 6.45

18 Hong Kong 6.01

19 Israel 6.01

20 Italy 5.94

21 South Korea 5.83

22 Saudi Arabia 5.75

23 Brazil 5.65

24 South Africa 5.61

25 Malaysia 5.59

26 Taiwan 5.41

27 Turkey 5.23

28 Russia 5.16

29 China 4.94

30 India 4.62

Source: Transparency International

21.12.06

Yılın Adamları

Time dergisi yılın adamı olarak bizleri seçti, yani internette blog, video, ses vb. yollarla yayın yapan herkes kendini yılın adamı ilan edebilir artık. Bugünun anısına sizlere YouTube'dan bır guzellemeyı sunuyoruz. Keyfinize bakın.

17.12.06

Güneşten Işık Yontarlardı Sert Adamlardı










Attila İlhan'ın diger pekçok şiiri gibi Ahmet Kaya'nın dilimize doladığı bir dızedir
'O mahur beste çalar mujganla ben ağlaşırız.'
Bu şiirdeki Müjgan uzerine epey bir söylenti var. Sisler Bulvarı'nı Paris'te sananlar için Müjgan elbette olsa olsa bir kadın ismidir. Bunu boyle belleyen bir gazeteciye Attila İlhan'ın 'git evvela bir Turkce sozluk al sonra gel devam edelim!' dedigi soylenır hatta. Ahmet Kaya'nın da şiiri bestelerken aynı varsayımı yapması uzerıne Attila İlhan, Can Dundar'ın yazısına gore, Ahmet Kaya ve eşi Gulten Kaya'ya ve biz 'meraklılara' şu açıklamayı yapar.

"12 Mart sonrasının kahır günleriydi. Bir sabah radyoda duyduk ağır haberi: Deniz'lere kıymışlardı. Karşıyaka'dan İzmir'e geçmek için vapura bindim. Deniz bulanıktı; simsiyah, alçalmış bir gökyüzünün altında hırçın, çalkantılı... Acı bir yel esintisinin ortasında aklıma düştü ilk mısra... Vapurda sessiz bir köşe bulup yüksek sesle tekrarladım. Vapurdan indikten sonra da rıhtım boyunca bu ilk mısraları tekrarlayarak yürüdüm. ... O anlattıkça ıslanmış kirpikleri Gülten'le Ahmet'in... (Can Dundar'ın yazısının tamamı burada)

Tabii bu 'meraklısı için notu' alınca şarkıdaki ve şiirdeki şu dizeler yeni bir anlam buluyor:
"bir yangın ormanından püskürmüş genç fidanlardı
güneşten ışık yontarlardı sert adamlardı
hoyrattı gülüşleri aydınlığı çalkalardı
gittiler akşam olmadan ortalık karardı".

16.12.06

Iverson nereye gidiyor?




NBA maçlarını ne kadar takip ediyorsunuz bilmiyorum ama son yıllarda benım izlemeye doyamadıgım tek oyuncu Allen Iverson. Eğer daha evvel kendisini izlemediyseniz aşağıdaki videoya buyurun. İverson NBA'ye son donemlerde damgasını vuran anti-Jordan kuşagından biri. Beyazların, özellikle de paralı beyazların ınadına geldigi arka sokakların dilini, kıyafetlerini yani kültürünü geride bırakmayan Iverson ne reklamcılar ne NBA patronları ne de gazeteciler tarafından sevıldı 11 yıllık NBA surecınde. Finale takımını tek başına taşımasına, 7 kere sayı kralı olmasına, defalarca mac basına 50 ve üzerı sayı atmasına ragmen Iverson şimdi efsaneleştigi Philadelphia 76ers tarafından kapı dışarı edildi. Yeni bir takım buluncaya kadar bekleyeceğiz artık.

Dersimiz Dilbilgisi

Maalesef dilbilgisi konusunda hala kurallara uymakta zorlanıyoruz. Ortaokuldaki Turkçe dersleri kıvamında da olsa birkac hatırlatma yapalım dedik.

Dahi anlamındaki de ayrı yazılır.

Gayet kolay: “dahi” anlamına gelen “de” ve “da” ait olduğu kelimeden ayrı yazılır.

Örneğin: “Olayı kendi açısından izleyen Aysel de şaşırmıştı ilk önce.” (Pınar Kür Yarın Yarın Everest Yay. s. 241).

Bir yer söz konusu olduğunda ise “de” ya da “da” eki bitişik yazılır: “Döndü, dolaştı, yeniden deniz kıyısında buldu kendini.” (a.g.e., s. 3)

Dahası var… Bağlaç olan “ki” de ayrı yazılır. Örneğin, “Hem neden yalan söylesin ki, bunda da hoşnutsuz kalınacak bir yan bulamaz.” (Adalet Ağaoğlu Ruh Üşümesi İletişim Yay.)

Hatta, soru anlamındaki “mi” de ayrı yazılır. Örneğin, “El midir iş gören, yoksa taş mı?” (Melih Cevdet Anday “Öğle Uykusundan Uyanırken” Ölümsüzlük Ardında Gılgamış Adam Yay.)

TÜRKÇENİN DÜNÜ, BUGÜNÜ ve YARINI (Kuramsal bir makale)


Türkçe nedir? Bu sorunun cevabını hepimiz biliyoruz. Evet. Türkçe, herşeyden önce bir dildir. O halde, Türkçenin dününü, bugününü ve yarınını anlatmadan önce, dil denilen şeyin ne olduguna, bir göz atmak, yerinde bir davranış olacaktır.


Yazım Kuralları (Lınuxcuların sitesı ama guzel bır ozet yapmıslar)
Cümle kurarken bazı ekleri ve kelimeleri hatalı yazmak çevirilerin denetimini zorlaştırıyor, denetimi yapan kişinin zamanını alıyor. Aşağıda belirli eklere ilişkin temel kuralları bulacaksınız.

14.12.06

Özcan ŞENVER



Grup Yorum'u sevin sevmeyin farketmez Özcan ŞENVER'in duru yorumu her şeye bedel. Kendisinin solo bir çalışması olmamış galiba. Grup Yorum'la 1996'da Geliyoruz albümünü çıkarmış ve ondan sonra da en son Kalan Muzik'ten Eylül adlı bır albüm çıkarmış. Benim bulabildiğim başka da bir bilgi yok kendisine dair.

13.12.06

ABRA



ABRA dergisinin hazırlık toplantılarını anımsıyorum. MM binasında yapardık toplantıları. (MM, sanırım Mühendislik Mimarlık binasının kısaltılmışıydı. ODTÜ'nün özgün mimari anlayışına uymayan bizim zamanızdaki tek binasıydı. ODTÜ'de yeni binalar nasıl bugün bilmiyorum)
Ne çok insan gelirdi toplantılara; şaşırırdım. Kültür Yaşam Torpak dergisini lav etmiştik. Yeni bir dergi çıkartmak istiyorduk. Katılım tayfasıyla ve dışarıdan katılacak arkadaşlarla daha da güçlü, daha yaygın bir yayın olsun istiyorduk. Çağrı metnini yayımladıktan sonra yapılacak ilk toplantı için çok da umutlu değildim; bizbize toplanacağız sanıyordum. O kadar çok insan gelmişti, o kadar çok tanımadığım insan vardı ki...
Uzun süren toplantılarda neler konuşuldu, ayrıntısıyla anımsamıyorum. En çok isim bulma süreci aklımda kalmış. ABRA adını ortaya atan arkadaşın adını unuttum, hatırlayan varsa bana söylesin lütfen. TDK sözlüğünü açıp uzun uzun araştırdıktan sonra bu kelimeyi bulduğunu söylemişti; oysa Abra sanırım sözlüğün ilk sayfasında yeralıyor:)
Neyse nereden geldi bu ABRA nostaljisi. Geçenlerde internette gezinirken ekşisözlük'te ABRA maddesinin açıldığını gördüm. "A biz dergiye bu ismi vermiştik, hatta sonra bir yayınevi kurulmuştu bu adla" diyerek yayıneviyle ilgili birşeyler yazılmıştır diye maddeyi okumaya başladım. Bizim dergiyle ilgili üç giriş yapıldığını gördüm. ABRA'yı hatırlayanların olduğunu görmek açık söyleyim duygulandırdı beni. İşte yazılanlar:


3- abra dergisi odtü'de uzun bir dönem yayımlandı. "agora" adında bir edebiyat eki vardı. her sayısına bir abra'cı ön yazı yazardı. odtü'yü bir akvaryum olarak gören yazarları şimdi ülkenin ve dünyanın dört bir yanına dağılmış durumda. yazmak da okumak da çok hoştu.
şimdilerde oradan oraya sürklediğim bavulumda bir kaç abra dergisi hala vardır.
(kenata, 17.04.2003 18:12)

6- benim bildiğim en son sayısı ekim-kasım 93 tarihli 8. sayıdır. abra'nın kökeni haziran ve ekim 1990'da birer sayı yayınlanan her ikisi de "yıkanmaya direnen çocuklar"ın dergisi altbaşlığını taşıyan kültür_yaşam ve torpak dergileridir. bu dergileri çıkaranlar selçuk şirin, emre gürbüz, haluk kalafat ve arkadaşlarıydı. 1991'de bu ekip, yine odtü'de uzun zamandır demokratik katılım dergisini çıkaran ekibin temsilcileriyle biraraya geldi ve abra'yı çıkarmaya başladılar. (ama açıkçası katılım kadrosunun abra'ya kadro olarak pek fazla katkısı olmadı, abra'yı esas olarak torpak ekibi sürdürdü; katılım'ın katkısı aslında daha çok abra lehine faaliyetini sona erdirip sahayı abra'ya boşaltmak olmuştu, neyse..) (bkz: odtuden cikan dergiler)
(esef esef, 01.09.2005 14:54 ~ 15:29)

10- son sayilarindan birinin kapağinda dev yol yumrugu resmi kullanmasıyla kendinden sogutan dergidir. yine de bugun kultur edebiyat dergisi diye çıkan bir çok dergiden daha düzeyliydi. arşivlerde durur turuncu ve mor kapaklı sayıları. atılmaya kıyılamaz bir türlü.
(alexandraki, 08.08.2006 09:47)

12.12.06

'BAVUL'UN İLHAMI MAALOUF'TAN MI?


Orhan Pamuk'un Nobel konuşmasındaki "Babamın bavulu" hikâyesinin benzerinin Lübnanlı yazarın bir eserinde de yer aldığı iddia edildi.
Kitabın adı 'yolların başlangıcı' Pamuk konuşmasında babasının gençken yazdığı denemelerden oluşan bir bavula dikkat çekmişti. Amin Maalouf'un "Yolların Başlangıcı" kitabında da bir Beyrutlunun hikâyesi, defterlerle dolu bir bavulla başlıyor.
Pamuk'un esin kaynağı yoksa Amin Maalouf mu?Yazarın, 'Yolların Başlangıcı' kitabında da bir bavul hikâyesi var. Romanda bavuldan resim ve yazılar bulunan belgeler çıkıyor ?. Yazar Orhan Pamuk'un Nobel Edebiyat Ödülü'nü kendisine veren İsveç Akademisi'ne hitaben yaptığı uzun konuşmada sözünü ettiği "Bavul" hikâyesinin bir benzerinin ünlü yazar Amin Maalouf'un Yolların Başlangıcı adlı kitabında bulunduğu ortaya çıktı.Dedesi bırakmış Orhan Pamuk, kendisine verdiği bavulda babasının yazarlık denemesi yaptığı gençlik yıllarındaki yazılarının yer aldığı defterlerin bulunduğunu ifade etmişti. Amin Maalouf da Beyrut'ta yaşayan bir adamın dedesi ve dedesinin kardeşlerinin bilinmeyen maceralarını konu ettiği "Yolların Başlangıcı" adlı kitabında hikâyeye içi eski mektup, günlük ve defterlerle dolu eski bir bavuldanyola çıkarak başlıyor. Maalouf'un kitabında romanın kahramanının annesi, babaannesinin saklaması için bıraktığı bir bavul dolusu belgeden söz ettiğini belirtiyor. Hatta ailesinin yaşadığı eski eve gidip annesinin söylediği yerde bavulu buluyor. Kitabın 37'nci sayfasında bu bölüm şöyle yer alıyor: "Sonra annemle babamın odasına doğru yürüdüm, annemin söylediği dolabı açtım. Asılı giysilerin, sıra sıra iskarpinlerin arkasında duvara yaslanmış bavulu gördüm. Bavulu saklandığı yerden çekip aldım. Mektupların büyük çoğunluğu ona gönderilmişti, bütün okul defterleri, bu binlerce tek sayfa, onun defterleri onun kağıtlarıydı."




Annesi de bavul değil çanta diyor.

10.12.06

Allende! Allende!


Pinochet öldü diye her yanda onun musubet yüzü varken biz de bir güzel yüzle hatırlatalım dedik: Allende! Allende!

Pınochet'nin 1973-1990 arasındaki diktatorlüğünde Şili resmi kaynaklarına göre Allende de dahil olmak üzere tam 4 bin kişi katledildi. 'Bu ülkede ben istemezsem yaprak bile kımıldamaz!' sözüyle tarihe geçen Pinochet hayatının son yıllarını hapis korkusuyla geçirdi - hem kendi ülkesinde hem de Avrupa'da. Bu hikayenin belki tek güzel yanı da bu: Bir seferliğine de olsa, yaptıkları yanına kâr kalmamıştı bir diktatörün.


Ve unutmayanlar için Bulutsuzluk Ozlemi'nden 'Şiliye Özgürlük!'

9.12.06

Kars- Ani Harabeleri


Kantinin ‘Terekeme’ (Kars civarında yaşayan bir garip millet) müdavimlerinden biri olarak her yıl oraları tavaf etmesem olmuyor. Bu yılki Kars gezimize Ani Antik Kenti'ni de katalım dedik.
Önce hiç ummadığınız bir şekilde, mimarisi, sokakları, binaları ve insanları ile sizi büyüleyen bir şehrin göbeğinden hareket edip yol almaya başladığınızda Ani'ye doğru, yolda sağlı sollu köyler ve köylüler sizleri karşılayacaktır. Bir anda karşınıza çıkar heybetli şehir duvarları. Issızlığın mı, yoksa harabe olmuş değerlerin mi verdiğini bilemediğiniz bir ürperti kaplar sizi. Belki başka bir nedenle ürperirsiniz kim bilir... Nitekim heybetli katedralin biraz ilerisinde Selcuklular'dan kalma caminin minaresi çağırır sizi. Keçileri de yanınıza alıp inersiniz aşağıdaki küçük kiliseye, kurşun izleri arasında seçmeye çalışırsınız Isa'yı ve diğer azizleri. Gözünüz aşağı iner nehir yatağına. Nehrin üzerindeki yıkılmış köprü çok şey söyler çok şey anlatır size. El sallayıp çağırmak istersin taş ocağında çalışan Mıgırdic'i. Getir iki taş örelim köprüyü, sen geç mum yak kilisede ben imamı çağırayım ikindi vakti geliyor demek istersin.

Yabancılar Orhan Pamuk'u Niçin Çok Seviyor



Orhan Pamuk Nobeli aldı ya, ortalık gene komplo teorilerı ıle doldu. Benım en çok güldüğüm 'kıtaplarını Nobel için yazdı! suçlamasıydı. Yıldırım Türker "Türk'ün Nobelle İmtihanı" başlıklı koşesinde bu konuyu çok hoş irdeledigi için o zırvalıkları burada tekrarlamayacagım. Ben pek değinilmeyen bir baska sebebe dikkat çekmek istıyorum burada.

Bugunlerde Orhan Pamuk'un Kar romanını İngilizce okuyorum. Daha evvel aynı kitabı Turkce yarıda bıraktıgım halde bu sefer hikayenin gızemınde nicın kaybolduğumu anlamaya çalısıyorum bir suredir. Yıllardır Pamuk kitaplarını hediye verdigım yabancı dostlarımın tamamı bu adama bayılıyor. Bır kitabını okuyan bir dığerinı soruyor bana. Ben de biraz da bu gizemi çözmek için olsa gerek bu sefer bizım Kars'ın Kar'ını Snow olarak okuyorum...Okudukça da şimdı daha iyi anlıyorum yabancıların Pamuk'u niçin bu kadar sevdiğini. Pamuk'un Turkçe'yi kullanımda yaşadıgı sorunlar epey araştırıldıgı, hatta bu konuda kitaplar yayınlandığı için, şu saptamayı yapabılıriz:

Pamuk romanları diliyle değil, kurgusuyla evrenselliğe ulaşıyor. Öyle olunca da romanları çeviriden dolayı hiçbir kayba uğramıyor--hatta belki bu sureçten kazançlı bıle çıkıyor!.

Mesela Yaşar Kemal kitapları çevrilince, o güzelim şiirsel betimlemeler (Atlılar atlılar...) düz yazı çevirinin sıradanlığinda kayboluyor başka dillerde. Ama Pamuk'un kitapları doğu ve batının gizemli kimlik oyunlarıyla kurgulandığı için her dilde aynı keyifle, bir yerde dilın sınırlarından bağımsız olarak, yeniden yaratılabiliyor. Bu da Pamuk'un evrensellığinın bir baska yanı olsa gerek.

8.12.06

Kızılderililerin intikamı



Manhattan adasını birkaç incik boncuk karşılığında beyaz adama veren Amerika'nın yerlileri bunca yıl sonra beyaz adamı kendi silahlarıyla vuruyor.
Seminol adlı Amerikan yerli kabilesi Hard Rock Cafe zincirini yaklaşık bir milyar dolara satın aldı.
Oklahoma ve Florida'da toprakları olan 12 bin kişilik Florida kökenli Seminol kabilesi turizm ve kumarhane yatırımlarının dışında tütün ticareti de yapıyor. Ayrıca Tampa ve Hollywood'da kumarhane işletiyor.

Seminoller 1970'lere kadar tarım ve hayvancılık ile uğraşmış, daha sonra birer oyun salonu ve tütüncü açarak ticarete atılmışlar.


Seminoller, Amerika Birleşik Devletleri ile tarihte hiçbir barış anlaşması imzalamamış olan tek kabile olma özelliğine de sahip.

Taylan Özgür cinayeti 37 yıl sonra yeniden incelemeye alınacak


Taylan Özgür cinayetinin aydınlatılabilmesi için TBMM’de Araştırma Komisyonu kuruluyor. Komisyon için gereken 20 imza tamamlanmak üzere.

37 yıl önce faili meçhul cinayete kurban giden Taylan Özgür’ün ablası Hale Kıyıcı, TBMM’de cinayetin aydınlanması için araştırma komisyonu kurulacağını açıkladı. Kıyıcı, yıllar süren hukuk mücadelesinde ilk kez bu kadar büyük bir adım atıldığını söyledi.
1969 Eylül’ünde Beyazıt Meydanı’nda kurşunlanarak öldürülen ODTÜ öğrencisi Taylan Özgür’ü vurduğu iddia edilen polis memuru 1975 yılında yurt dışında konsolosluk görevlisi olarak bulunmuş, Ecevit’in başbakanlığı döneminde Türkiye’ye getirilip yargıya teslim edilmişti. İstanbul 5. Ağır Ceza Mahkemesi’ndeki yargılama süreci 3 yıl sürmüş, sanık polis Lisan Çakıcı delil yetersizliğinden beraat etmişti.

Kaynak (ve haberin devamı): http://www.ntvmsnbc.com/news/393339.asp

ODTÜ, Taylan Özgür ve ODTÜ'nün Gururu Devrim Yazısı hakkında Nurettin Çalışkan'ın kardeş site İzinsizgösteri'deki yazısı: http://www.izinsizgosteri.net/odtu%20tarihce/nurettin_caliskan_23.html

Ara Guler: Eminönü yağ iskelesinde işçiler


Ara Güler gazetede toplantıya geç kaldığı için hızla koşarken görmüş bu işçileri ilk. Önce sokağı donup yanlarından hızla geçmiş sonra geri gelip deklanşore basmış. Onat Kutlar yıllar sonra (1994) bu resım için şu yorumu yapar:

"Eminönü yağ iskelesinde işçiler" fotografı yirmi yıldır her çalıştığım ofiste, başucumda durur. Yirmi yıldır her fırsatta yeniden okurum bu fotograf başyapıtını . O fotograf bitmez, tükenmez. O tek fotografta binlerce cilt "Gazap Üzümleri" ya da "Bereketli Topraklar Üzerinde" okumuş gibi olurum...

7.12.06

Orhan Pamuk'un Nobel Konuşası



Babamın Bavulu

Ölümünden iki yıl önce babam kendi yazıları, el yazmaları ve defterleriyle dolu küçük bir bavul verdi bana. Her zamanki şakacı, alaycı havasını takınarak, kendisinden sonra, yani ölümünden sonra onları okumamı istediğini söyleyiverdi.

"Bir bak bakalım," dedi hafifçe utanarak, "işe yarar bir şey var mı içlerinde. Belki benden sonra seçer, yayımlarsın."

Benim yazıhanemde, kitaplar arasındaydık. Babam acı verici çok özel bir yükten kurtulmak isteyen biri gibi, bavulunu nereye koyacağını bilemeden yazıhanemde bakınarak dolandı. Sonra elindeki şeyi dikkat çekmeyen bir köşeye usulca bıraktı. İkimizi de utandıran bu unutulmaz an biter bitmez ikimiz de her zamanki rollerimize, hayatı daha hafiften alan, şakacı, alaycı kimliklerimize geri dönerek rahatladık. Her zamanki gibi havadan sudan, hayattan, Türkiye'nin bitip tükenmez siyasi dertlerinden ve babamın çoğu başarısızlıkla sonuçlanan işlerinden, çok da fazla kederlenmeden, söz ettik.

Babam gittikten sonra bavulun etrafında birkaç gün ona hiç dokunmadan aşağı yukarı yürüdüğümü hatırlıyorum. Küçük, siyah, deri bavulu, kilidini, yuvarlak kenarlarını ta çocukluğumdan biliyordum. Babam kısa süren yolculuklara çıkarken ve bazen de evden iş yerine bir yük taşırken taşırdı onu. Çocukken bu küçük bavulu açıp yolculuktan dönen babamın eşyalarını karıştırdığımı, içinden çıkan kolonya ve yabancı ülke kokusundan hoşlandığımı hatırlıyordum.

Bu bavul benim için geçmişten ve çocukluk hatıralarımdan çok şey taşıyan tanıdık ve çekici bir eşyaydı, ama şimdi ona dokunamıyordum bile. Niye? Elbette ki bavulun içindeki gizli yükün esrarengiz ağırlığı yüzünden.

Bu ağırlığın anlamından söz edeceğim şimdi. Bir odaya kapanıp, bir masaya oturup, bir köşeye çekilip kağıtla kalemle kendini ifade eden insanın yaptığı şeyin, yani edebiyatın anlamı demek bu.

Babamın bavuluna dokunup onu bir türlü açamıyordum, ama içindeki defterlerin bazılarını biliyordum. Bazılarına bir şeyler yazarken babamı görmüştüm.

Bavulun içindeki yük ilk defa duyduğum bir şey değildi. Babamın büyük bir kütüphanesi vardı, gençlik yıllarında, 1940'ların sonunda, İstanbul'da şair olmak istemiş, Valéry'yi Türkçe'ye çevirmiş, ama okuru az, yoksul bir ülkede şiir yazıp edebi bir hayatın zorluklarını yaşamak istememişti. Babamın babası dedem- zengin bir iş adamıydı, babam rahat bir çocukluk ve gençlik geçirmişti, edebiyat için, yazı için zorluk çekmek istemiyordu. Hayatı bütün güzellikleriyle seviyordu, onu anlıyordum.

Beni babamın bavulunun içindekilerden uzak tutan birinci endişe tabii ki okuduklarımı beğenmeme korkusuydu. Babam da bunu bildiği için tedbirini almış, bavulun içindekileri ciddiye almayan bir hava da takınmıştı. Yirmi beş yıllık bir yazarlık hayatından sonra bunu görmek beni üzüyordu. Ama edebiyatı yeterince ciddiye almadığı için babama kızmak bile istemiyordum. Asıl korkum, bilmek, öğrenmek bile istemediğim asıl şey ise babamın iyi bir yazar olması ihtimaliydi. Babamın bavulunu asıl bundan korktuğum için açamıyordum. Üstelik nedeni kendime açıkça söyleyemiyordum bile.

Çünkü babamın bavulundan gerçek, büyük bir edebiyat çıkarsa babamın içinde bir bambaşka adam olduğunu kabul etmem gerekecekti. Bu korkutucu bir şeydi. Çünkü ben o ilerlemiş yaşımda bile babamın yalnızca babam olmasını istiyordum; yazar olmasını değil.

Benim için yazar olmak, insanın içinde gizli ikinci kişiyi, o kişiyi yapan alemi sabırla yıllarca uğraşarak keşfetmesidir: Yazı deyince önce romanlar, şiirler, edebiyat geleneği değil, bir odaya kapanıp, masaya oturup, tek başına kendi içine dönen ve bu sayede kelimelerle bir yeni alem kuran insan gelir gözümün önüne. Bu adam, ya da bu kadın, daktilo kullanabilir, bilgisayarın kolaylıklarından yararlanabilir, ya da benim gibi otuz yıl boyunca dolmakalemle kağıt üzerine, elle yazabilir. Yazdıkça kahve, çay, sigara içebilir.

Bazen masasından kalkıp pencereden dışarıya, sokakta oynayan çocuklara, talihliyse ağaçlara ve bir manzaraya, ya da karanlık bir duvara bakabilir. Şiir, oyun ya da benim gibi roman yazabilir. Bütün bu farklılıklar asıl faaliyetten, masaya oturup sabırla kendi içine dönmekten sonra gelir. Yazı yazmak, bu içe dönük bakışı kelimelere geçirmek, insanın kendisinin içinden geçerek yeni bir alemi sabırla, inatla ve mutlulukla araştırmasıdır. Ben boş sayfaya yavaş yavaş yeni kelimeler ekleyerek masamda oturdukça günler, aylar, yıllar geçtikçe, kendime yeni bir alem kurduğumu, kendi içimdeki bir başka insanı, tıpkı bir köprüyü ya da bir kubbeyi taş taş kuran biri gibi ortaya çıkardığımı hissederdim. Biz yazarların taşları kelimelerdir. Onları elleyerek, birbirleriyle ilişkilerini hissederek, bazen uzaktan bakıp seyrederek, bazen parmaklarımızla ve kalemimizin ucuyla sanki onları okşayarak ve ağırlıklarını tartarak kelimeleri yerleştire yerleştire, yıllarca inatla, sabırla ve umutla yeni dünyalar kurarız.

Benim için yazarlığın sırrı, nereden geleceği hiç belli olmayan ilhamda değil, inat ve sabırdadır. Türkçe'deki o güzel deyiş, iğneyle kuyu kazmak bana sanki yazarlar için söylenmiş gibi gelir. Eski masallardaki, aşkı için dağları delen Ferhat'ın sabrını severim ve anlarım. Benim Adım Kırmızı adlı romanımda, tutkuyla aynı atı yıllarca çize çize ezberleyen, hatta güzel bir atı gözü kapalı çizebilen İranlı eski nakkaşlardan söz ederken yazarlıkmesleğinden, kendi hayatımdan söz ettiğimi de biliyordum. Kendi hayatını başkalarının hikâyesi olarak yavaş yavaş anlatabilmesi, bu anlatma gücünü içinde hissedebilmesi için, bana öyle gelir ki, yazarın masa başında yıllarını bu sanata ve zanaata sabırla verip, bir iyimserlik elde etmesi gerekir.

Kimine hiç gelmeyen, kimine de pek sık uğrayan ilham meleği bu güveni ve iyimserliği sever ve yazarın kendini en yalnız hissettiği, çabalarının, hayallerinin ve yazdıklarının değerinden en çok şüpheye düştüğü anda, yani hikâyesinin yalnızca kendi hikâyesi olduğunu sandığı zamanda, ona içinden çıktığı dünya ile kurmak istediği alemi birleştiren hikâyeleri, resimleri, hayalleri sanki sunuverir. Bütün hayatımı verdiğim yazarlık işinde benim için en sarsıcı duygu, beni aşırı mutlu eden kimi cümleleri, hayalleri, sayfaları kendimin değil bir başka gücün bulup bana cömertçe sunduğunu zannetmem olmuştur.

Babamın çantasını açıp defterlerini okumaktan korkuyordum, çünkü benim girdiğim sıkıntılara onun asla girmeyeceğini, yalnızlığı değil arkadaşları, kalabalıkları, salonları, şakaları, cemaate karışmayı sevdiğini biliyordum.

Ama sonra başka bir akıl yürütüyordum: Bu düşünceler, çilekeşlik ve sabır hayalleri benim hayat ve yazarlık deneyimimden çıkardığım kendi önyargılarım da olabilirdi. Kalabalığın, aile hayatının, cemaatin ışıltısı içinde ve mutlu cıvıltılar arasında yazmış pek çok parlak yazar da vardı. Üstelik babam, çocukluğumuzda, aile hayatının sıradanlığından sıkılarak bizi bırakmış, Paris'e gitmiş, otel odalarında başka pek çok yazar gibi- defterler doldurmuştu. Bavulun içinde o defterlerin bir kısmının olduğunu da biliyordum, çünkü bavulu getirmeden önceki yıllarda babam hayatının o döneminden bana artık söz etmeye de başlamıştı. Çocukluğumda da söz ederdi o yıllardan, ama kendi kırılganlığını, şair-yazar olma isteğini, otel odalarındaki kimlik sıkıntılarını anlatmazdı. Paris kaldırımlarında nasıl sık sık Sartre'ı gördüğünü anlatır, okuduğu kitaplar ve gördüğü filmlerdenb çok önemli haberler veren biri gibi heyecanla ve içtenlikle söz ederdi.

Yazar olmamda paşalardan ve din büyüklerinden çok evde dünya yazarlarından söz eden bir babamın olmasının payını elbette hiç aklımdan çıkarmazdım. Belki de babamın defterlerini bunu düşünerek, büyük kütüphanesine ne kadar çok şey borçlu olduğumu hatırlayarak okumalıydım. Bizimle birlikte yaşarken babamın tıpkı benim gibi- bir odada yalnız kalıp kitaplarla, düşüncelerle haşır neşir olmak istemesine, yazılarının edebi niteliğine çok önem vermeden, dikkat etmeliydim.

Ama yapamayacağım şeyin de tam bu olduğunu, babamın bıraktığı çantaya bu huzursuzlukla bakarken hissediyordum. Babam bazen kütüphanesinin önündeki divana uzanır, elindeki kitabı ya da dergiyi bırakır ve uzun uzun düşüncelere, hayallere dalardı. Yüzünde şakalaşmalar, takılmalar ve küçük çekişmelerle sürüp giden aile hayatı sırasında gördüğümden bambaşka bir ifade, içe dönük bir bakış belirirdi, bundan özellikle çocukluk ve ilk gençlik yıllarımda babamın huzursuz olduğunu anlar, endişelenirdim. Şimdi yıllar sonra bu huzursuzluğun insanı yazar yapan temel dürtülerden biri olduğunu biliyorum. Yazar olmak için, sabır ve çileden önce içimizde kalabalıktan, cemaatten, günlük sıradan hayattan, herkesin yaşadığı şeylerden kaçıp bir odaya kapanma dürtüsü olmalıdır. Sabır ve umudu yazıyla kendimize derin bir dünya kurmak için isteriz. Ama bir odaya, kitaplarla dolu bir odaya kapanma isteği bizi harekete geçiren ilk şeydir.

Bu kitapları keyfince okuyan, yalnızca kendi vicdanının sesini dinleyerek başkalarının sözleriyle tartışan ve kitaplarla konuşa konuşa kendi düşüncelerini ve alemini oluşturan özgür, bağımsız yazarın ilk büyük örneği, modern edebiyatın başlangıcı Montaigne'dir elbette. Babamın da dönüp dönüp okuduğu, bana okumamı öğütlediği bir yazardı Montaigne. Dünyanın neresinde olursa olsun, ister Doğu'da ister Batı'da, cemaatlerinden kopup kendilerini kitaplarla bir odaya kapatan yazarlar geleneğinin bir parçası olarak görmekm isterim kendimi. Benim için hakiki edebiyatın başladığı yer kitaplarla kendini bir odaya kapatan adamdır.

Ama kendimizi kapattığımız odada sanıldığı kadar da yalnız değilizdir. Bize önce başkalarının sözü, başkalarının hikâyeleri, başkalarının kitapları, yani gelenek dediğimiz şey eşlik eder. Edebiyatın insanoğlunun kendini anlamak için yarattığı en değerli birikim olduğuna inanıyorum. İnsan toplulukları, kabileler, milletler edebiyatlarını önemsedikleri, yazarlarına kulak verdikleri ölçüde zekileşir, zenginleşir ve yükselirler, ve hepimizin bildiği gibi, kitap yakmalar, yazarları aşağılamalar milletler için karanlık ve akılsız zamanların habercisidir. Ama edebiyat hiçbir zaman yalnızca milli bir konu değildir. Kitaplarıyla bir odaya kapanan ve önce kendi içinde bir Yollculuğa çıkan yazar, orada yıllar içinde iyi edebiyatın vazgeçilmez kuralını da keşfedecektir: Kendi hikâyemizden başkalarının hikâyeleri gibi ve başkalarının hikâyelerinden kendi hikâyemizmiş gibi bahsedebilme hüneridir edebiyat. Bunu yapabilmek için yola başkalarının hikâyelerinden ve kitaplarından çıkarız.

Babamın bir yazara fazlasıyla yetecek bin beş yüz kitaplık iyi bir kütüphanesi vardı. Yirmi iki yaşımdayken, bu kütüphanedeki kitapların hepsini okumamıştım belki, ama bütün kitapları tek tek tanır, hangisinin önemli, hangisinin hafif ama kolay okunur, hangisinin klasik, hangisinin dünyanın vazgeçilmez bir parçası, hangisinin yerel tarihin unutulacak ama eğlenceli bir tanığı, hangisinin de babamın çok önem verdiği bir Fransız yazarın kitabı olduğunu bilirdim. Bazen bu kütüphaneye uzaktan bakar, kendimin de bir gün ayrı bir evde böyle bir kütüphanemin, hatta daha iyisinin olacağını, kitaplardan kendime bir dünya kuracağımı düşlerdim.

Uzaktan baktığımda bazen babamın kütüphanesi bana bütün alemin küçük bir resmiymiş gibi gelirdi. Ama bizim köşemizden, İstanbul'dan baktığımız bir dünyaydı bu. Kütüphane de bunu gösteriyordu. Babam bu kütüphaneyi yurtdışı yolculuklarından, özellikle Paris'ten ve Amerika'dan aldığı kitaplarla, gençliğinde İstanbul'da 1940'larda ve 50'lerdeki yabancı dilde kitap satan dükkanlardan aldıklarıyla ve her birini benim de tanıdığım İstanbul'un eski ve yeni kitapçılarından edindikleriyle yapmıştı. Yerel, milli bir dünya ile Batı dünyasının karışımıdır benim dünyam. 1970'lerden başlayarak ben de iddialı bir şekilde kendime bir kütüphane kurmaya başladım. Daha yazar olmaya tam karar vermemiştim, İstanbul adlı kitabımda anlattığım gibi, artık ressam olmayacağımı sezmiştim ama hayatımın ne yola gireceğini tam bilemiyordum. İçimde bir yandan her şeye karşı durdurulmaz bir merak ve aşırı iyimser bir okuyup öğrenme açlığı vardı; bir yandan da hayatımın bir şekilde "eksik" bir hayat olacağını, başkaları gibi yaşayamayacağımı hissediyordum. Bu duygumun bir kısmı, tıpkı babamın kütüphanesine bakarken hissettiğim gibi, merkezden uzak olma fikriyle, İstanbul'un o yıllarda hepimize hissettirdiği gibi, taşrada yaşadığımız duygusuyla ilgiliydi. Bir başka eksik yaşam endişesi de tabii ister resim yapmak olsun, ister edebiyat olsun, sanatçısına fazla ilgi göstermeyen ve umut da vermeyen bir ülkede yaşadığımı fazlasıyla bilmemdi. 1970'lerde, sanki hayatımdaki bu eksiklikleri gidermek ister gibi aşırı bir hırsla İstanbul'un eski kitapçılarından babamın verdiği parayla solmuş, okunmuş, tozlu kitaplar satın alırken bu sahaf dükkanlarının, yol kenarlarında, cami avlularında, yıkık duvarların eşiklerinde yerleşmiş kitapçıların yoksul, dağınık ve çoğu zaman da insana umutsuzluk verecek kadar perişan halleri beni okuyacağım kitaplar kadar etkilerdi.

Alemdeki yerim konusunda, hayatta olduğu gibi edebiyatta da o zamanlar taşıdığım temel duygu bu "merkezde olmama" duygusuydu. Dünyanın merkezinde, bizim yaşadığımızdan daha zengin ve çekici bir hayat vardı ve ben bütün İstanbullular ve bütün Türkiye ile birlikte bunun dışındaydım. Bu duyguyu dünyanın büyük çoğunluğu ile paylaştığımı bugün düşünüyorum. Aynı şekilde, bir dünya edebiyatı vardı ve onun benden çok uzak bir merkezi vardı. Aslında düşündüğüm Batı edebiyatıydı, dünya edebiyatı değil, ve biz Türkler bunun da dışındaydık. Babamın kütüphanesi de bunu doğruluyordu. Bir yanda bizim, pek çok ayrıntısını sevdiğim, sevmekten vazgeçemediğim yerel dünyamız, İstanbul'un kitapları ve edebiyatı vardı, bir de ona hiç benzemeyen, benzememesi bize hem acı hem de umut veren Batı dünyasının kitapları. Yazmak, okumak sanki bir dünyadan çıkıp ötekinin başkalığı, tuhaflığı ve harika halleriyle teselli bulmaktı. Babamın da bazen, tıpkı benim sonraları yaptığım gibi, kendi yaşadığı hayattan Batı'ya kaçmak için roman okuduğunu hissederdim. Ya da bana o zamanlar kitaplar bu çeşit bir kültürel eksiklik duygusunu gidermek için başvurduğumuz şeylermiş gibi gelirdi. Yalnız okumak değil, yazmak da İstanbul'daki hayatımızdan Batı'ya gidip gelmek gibi bir şeydi.

Babam bavulundaki defterlerinden çoğunu doldurabilmek için Paris'e gitmiş, kendini otel odalarına kapatmış, sonra yazdıklarını Türkiye'ye geri getirmişti. Bunun da beni huzursuz ettiğini, babamın bavuluna bakarken hissederdim. Yirmi beş yıl Türkiye'de yazar olarak ayakta kalabilmek için kendimi bir odaya kapattıktan sonra, yazarlığın içimizden geldiği gibi yazmanın, toplumdan, devletten, milletten gizlice yapılması gereken bir iş olmasına, babamın bavuluna bakarken artık isyan ediyordum. Belki de en çok bu yüzden babama yazarlığı benim kadar ciddiye almadığı için kızıyordum.

Aslında babama benim gibi bir hayat yaşamadığı, hiçbir şey için küçük bir çatışmayı bile göze almadan toplumun içinde, arkadaşları ve sevdikleriyle gülüşerek mutlulukla yaşadığı için kızıyordum. Ama 'kızıyordum' yerine 'kıskanıyordum' diyebileceğimi, belki de bunun daha doğru bir kelime olacağını da aklımın bir yanıyla biliyor, huzursuz oluyordum. O zaman her zamanki takıntılı, öfkeli sesimle kendi kendime "mutluluk nedir?" diye soruyordum. Tek başına bir odada derin bir hayat yaşadığını sanmak mıdır mutluluk? Yoksa cemaatle, herkesle aynı şeylere inanarak, inanıyormuş gibi yaparak rahat bir hayat yaşamak mı? Herkesle uyum içinde yaşar gibi gözükürken, bir yandan da kimsenin görmediği bir yerde, gizlice yazı yazmak mutluluk mudur aslında, mutsuzluk mu? Ama bunlar fazla hırçın, öfkeli sorulardı. Üstelik iyi bir hayatın ölçüsünün mutluluk olduğunu nereden çıkarmıştım ki? İnsanlar, gazeteler, herkes hep en önemli hayat ölçüsü mutlulukmuş gibi davranıyordu. Yalnızca bu bile, tam tersinin doğru olduğunu araştırmaya değer bir konu haline getirmiyor muydu? Zaten bizlerden, aileden hep kaçmış olan babamı ne kadar tanıyor, onun huzursuzluklarını ne kadar görebiliyordum ki?

Babamın bavulunu işte bu dürtülerle açtım ilk. Babamın hayatında bilmediğim bir mutsuzluk, ancak yazıya dökerek dayanabileceği bir sır olabilir miydi?

Bavulu açar açmaz seyahat çantası kokusunu hatırladım, bazı defterleri tanıdığımı, babamın üstünde öyle fazla durmadan onları bana yıllarca önce göstermiş olduğunu fark ettim. Tek tek elleyip karıştırdığım defterlerin çoğu babamın bizi bırakıp Paris'e gittiği gençlik yıllarında tutulmuştu.

Oysa ben, tıpkı biyografilerini okuduğum, sevdiğim yazarlar gibi, babamın benim yaşımdayken ne yazdığını, ne düşündüğünü öğrenmek istiyordum. Kısa zaman içinde böyle bir şeyle karşılaşmayacağımı da anladım. Üstelik bu arada babamın defterlerinin orasında burasında karşılaştığım yazar sesinden huzursuz olmuştum. Bu ses babamın sesi değil diye düşünüyordum; hakiki değildi, ya da benim hakiki babam diye bildiğim kişiye ait değildi bu ses.

Babamın yazarken babam olamaması gibi huzursuz edici bir şeyden daha ağır bir korku vardı burada: İçimdeki hakiki olamama korkusu, babamın yazılarını iyi bulamama, hatta babamın başka yazarlardan fazla etkilendiğini görme endişemi aşmış, özellikle gençliğimde olduğu gibi, bütün varlığımı, hayatımı, yazma isteğimi ve kendi yazdıklarımı bana sorgulatan bir hakikilik buhranına dönüşüyordu. Roman yazmaya başladığım ilk on yılda bu korkuyu daha derinden hisseder, ona karşı koymakta zorlanır, tıpkı resim yapmaktan vazgeçtiğim gibi, bir gün yenilgiye uğrayıp roman yazmayı da bu endişeyle bırakmaktan bazen korkardım.

Kapayıp kaldırdığım bavulun bende kısa sürede uyandırdığı iki temel duygudan hemen söz ettim: Taşrada olma duygusu ve hakiki olabilme endişesi. Benim bu huzursuz edici duyguları derinlemesine ilk yaşayışım değildi elbette bu. Bu duyguları, bütün genişlikleri, yan sonuçları, sinir başları, iç düğümleri ve çeşit çeşit renkleriyle ben yıllar boyunca okuyup yazarak, kendim masa başında araştırmış, keşfetmiş, derinleştirmiştim. Elbette onları belli belirsiz acılar, keyif kaçırıcı hassasiyetler ve ikide bir hayattan ve kitaplardan bana bulaşan akıl karışıklıkları olarak özellikle gençliğimde pek çok kereler yaşamıştım. Ama taşrada olma duygusunu ve hakikilik endişesini ancak onlar hakkında romanlar, kitaplar yazarak (mesela taşralılık için Kar, İstanbul; hakikilik endişesi için Benim Adım Kırmızı ya da Kara Kitap) bütünüyle tanıyabilmiştim. Benim için yazar olmak demek, içimizde taşıdığımız, en fazla taşıdığımızı biraz bildiğimiz gizli yaralarımızın üzerinde durmak, onları sabırla keşfetmek, tanımak, iyice ortaya çıkarmak ve bu yaraları ve acıları yazımızın ve kimliğimizin bilinçle sahiplendiğimiz bir parçası haline getirmektir.

Herkesin bildiği ama bildiğini bilmediği şeylerden söz etmektir yazarlık. Bu bilginin keşfi ve onun geliştirilip paylaşılması okura çok tanıdığı bir dünyada hayret ederek gezinmenin zevklerini verir. Bu zevkleri, bildiğimiz şeylerin bütün gerçekliğiyle yazıya dökülmesindeki hünerden de alırız elbette. Bir odaya kapanıp yıllarca hünerini geliştiren, bir alem kurmaya çalışan yazar işe kendi gizli yaralarından başlarken bilerek ya da bilmeden insanoğluna derin bir güven de göstermiş olur. Başkalarının da bu yaraların bir benzerini taşıdığına, bu yüzden anlaşılacağına, insanların birbirlerine benzediğine duyulan bu güveni hep taşıdım. Bütün gerçek edebiyat, insanların birbirine benzediğine ilişkin çocuksu ve iyimser bir güvene dayanır. Kapanıp yıllarca yazan biri işte böyle bir insanlığa ve merkezi olmayan bir dünyaya seslenmek ister.

Ama babamın bavulundan ve tabii İstanbul'da yaşadığımız hayatın solgun renklerinden anlaşılabileceği gibi, dünyanın bizden uzakta bir merkezi vardı. Bu temel gerçeği yaşamanın verdiği Çehovcu taşra duygusundan, bir diğer yan sonuç olan hakikilik endişesinden kitaplarımda çok söz ettim. Dünya nüfusunun büyük çoğunluğunun bu duygularla yaşadığını, hatta daha ağırları olan eziklik, kendine güvensizlik ve aşağılanma korkularıyla boğuşarak yaşadığını kendimden biliyorum. Evet, insanoğlunun birinci derdi hâlâ, mülksüzlük, yiyeceksizlik, evsizlik. Ama artık televizyonlar, gazeteler bu temel dertleri edebiyattan çok daha çabuk ve kolay bir şekilde anlatıyor bize. Bugün edebiyatın asıl anlatması ve araştırması gereken şey, insanoğlunun temel derdi ise, dışarıda kalmak ve kendini önemsiz hissetme korkuları, bunlara bağlı değersizlik duyguları, bir cemaat olarak yaşanan gurur kırıklıkları, kırılganlıklar, küçümsenme endişeleri, çeşit çeşit öfkeler, alınganlıklar, bitip tükenmeyen aşağılanma hayalleri ve bunların kardeşi milli övünmeler, şişinmeler. Çoğu zaman akıldışı ve aşırı duygusal bir dille dışa vurulan bu hayalleri kendi içimdeki karanlığa her bakışımda anlayabiliyorum. Kendimi kolaylıkla özdeşleştirebildiğim Batı-dışı dünyada büyük kalabalıkların, toplulukların ve milletlerin aşağılanma endişeleri ve alınganlıkları yüzünden zaman zaman aptallığa varan korkulara kapıldıklarına tanık oluyoruz. Kendimi aynı kolaylıkla özdeşleştirebildiğim Batı dünyasında da Rönesansı, Aydınlanmayı, Modernliği keşfetmiş olmanın ve zenginliğin aşırı gururuyla milletlerin, devletlerin zaman zaman benzer bir aptallığa yaklaşan bir kendini beğenmişliğe kapıldıklarını da biliyorum.

Demek ki, yalnızca babam değil, hepimiz dünyanın bir merkezi olduğu düşüncesini çok fazla önemsiyoruz. Oysa, yazı yazmak için bizi yıllarca bir odaya kapatan şey tam tersi bir güvendir; bir gün yazdıklarımızın okunup anlaşılacağına, çünkü insanların dünyanın her yerinde birbirlerine benzediklerine ilişkin bir inançtır bu. Ama bu, kendimden ve babamın yazdıklarından biliyorum, kenarda olmanın, dışarıda kalmanın öfkesiyle yaralı, dertli bir iyimserliktir. Dostoyevski'nin bütün hayatı boyunca Batı'ya karşı hissettiği aşk ve nefret duygularını pek çok kereler kendi içimde de hissettim. Ama ondan asıl öğrendiğim şey, asıl iyimserlik kaynağı, bu büyük yazarın Batı ile aşk ve nefret ilişkisinden yola çıkıp, onların ötesinde kurduğu bambaşka bir alem oldu.

Bu işe hayatını vermiş bütün yazarlar şu gerçeği bilir: masaya oturup yazma nedenlerimizle, yıllarca umutla yaza yaza kurduğumuz dünya, sonunda apayrı yerlere yerleşir. Kederle ya da öfkeyle oturduğumuz masadan o kederin ve öfkenin ötesinde bambaşka bir aleme ulaşırız. Babam da böyle bir aleme ulaşmış olamaz mıydı? Uzun yolculuktan sonra o varılan alem, tıpkı uzun bir deniz yolculuğundan sonra sis aralanırken bütün renkleriyle karşımızda yavaş yavaş beliren bir ada gibi bize bir mucize duygusu verir. Ya da Batılı gezginlerin güneyden gemiyle yaklaştıkları İstanbul'u sabah sisi aralanırken gördüklerinde hissettikleri şeylere benzer bu. Umutla, merakla çıkılan uzun yolculuğun sonunda, orada camileri, minareleri, tek tek evleri, sokakları, tepeleri, köprüleri, yokuşları ile birlikte bütün bir şehir, bütün bir alem vardır. İnsan, tıpkı iyi bir okurun bir kitabın sayfaları içinde kaybolması gibi, karşısına çıkıveren bu yeni alemin içine hemen girip kaybolmak ister.

Kenarda, taşrada, dışarıda, öfkeli ya da düpedüz hüzünlü olduğumuz için masaya oturmuş ve bu duyguları unutturan yepyeni bir alem keşfetmişizdir.

Çocukluğumda, gençliğimde hissettiğimin tam tersine benim için artık dünyanın merkezi İstanbul'dur. Neredeyse bütün hayatımı orada geçirdiğim için değil yalnızca, otuz üç yıldır tek tek sokaklarını, köprülerini, insanlarını, köpeklerini, evlerini, camilerini, çeşmelerini, tuhaf kahramanlarını, dükkanlarını, tanıdık kişilerini, karanlık noktalarını, gecelerini ve gündüzlerini kendimi onların hepsiyle özdeşleştirerek anlattığım için. Bir noktadan sonra, hayal ettiğim bu dünya da benim elimden çıkar ve kafamın içinde yaşadığım şehirden daha da gerçek olur. O zaman, bütün o insanlar ve sokaklar, eşyalar ve binalar sanki hep birlikte aralarında konuşmaya, sanki kendi aralarında benim önceden hissedemediğim ilişkiler kurmaya, sanki benim hayalimde ve kitaplarımda değil, kendi kendilerine yaşamaya başlarlar. İğneyle kuyu kazar gibi sabırla hayal ederek kurduğum bu alem bana o zaman her şeyden daha gerçekmiş gibi gelir.

Babam da, belki, yıllarını bu işe vermiş yazarların bu cins mutluluklarını keşfetmiştir, ona önyargılı olmayayım diyordum bavuluna bakarken. Ayrıca, emreden, yasaklayan, ezen, cezalandıran sıradan bir baba olmadığı, beni her zaman özgür bırakıp, bana her zaman aşırı saygı gösterdiği için de ona müteşekkirdim. Pek çok çocukluk ve gençlik arkadaşımın aksine, baba korkusu bilmediğim için hayal gücümün zaman zaman özgürce ya da çocukça çalışabildiğine bazen inanmış, bazen da babam gençliğinde yazar olmak istediği için yazar olabildiğimi içtenlikle düşünmüştüm. Onu hoşgörüyle okumalı, otel odalarında yazdıklarını anlamalıydım.

Babamın bıraktığı yerde günlerdir hâlâ duran bavulu bu iyimser düşüncelerle açtım ve bazı defterleri, bazı sayfaları bütün irademi kullanarak okudum.

Babam ne mi yazmıştı? Paris otellerinden görüntüler hatırlıyorum, bazı şiirler, bazı paradokslar, akıl yürütmeler. Bir trafik kazasından sonra başından geçenleri zar zor hatırlayan, zorlansa da fazlasını hatırlamak istemeyen biri gibi hissediyorum kendimi şimdi. Çocukluğumda annem ile babam bir kavganın eşiğine geldiklerinde, yani o ölümcül sessizliklerden biri başladığında babam havayı değiştirmek için hemen radyoyu açar, müzik bize olup biteni daha çabuk unuttururdu.

Ben de benzeri bir müzik işlevi görecek ve sevilecek bir-iki söz ile konuyu değiştireyim! Bildiğiniz gibi, biz yazarlara en çok sorulan, en çok sevilen soru şudur: neden yazıyorsunuz? İçimden geldiği için yazıyorum! Başkaları gibi normal bir iş yapamadığım için yazıyorum. Benim yazdığım gibi kitaplar yazılsın da okuyayım diye yazıyorum. Hepinize, herkese çok çok kızdığım için yazıyorum. Bir odada bütün gün oturup yazmak çok hoşuma gittiği için yazıyorum. Onu ancak değiştirerek gerçekliğe katlanabildiğim için yazıyorum.

Ben, ötekiler, hepimiz, bizler İstanbul'da, Türkiye'de nasıl bir hayat yaşadık, yaşıyoruz, bütün dünya bilsin diye yazıyorum. Kağıdın, kalemin, mürekkebin kokusunu sevdiğim için yazıyorum. Edebiyata, roman sanatına her şeyden çok inandığım için yazıyorum. Bir alışkanlık ve tutku olduğu için yazıyorum. Unutulmaktan korktuğum için yazıyorum. Getirdiği ün ve ilgiden hoşlandığım için yazıyorum. Yalnız kalmak için yazıyorum. Hepinize, herkese neden o kadar çok çok kızdığımı belki anlarım diye yazıyorum. Okunmaktan hoşlandığım için yazıyorum. Bir kere başladığım şu romanı, bu yazıyı, şu sayfayı artık bitireyim diye yazıyorum. Herkes benden bunu bekliyor diye yazıyorum. Kütüphanelerin ölümsüzlüğüne ve kitaplarımın raflarda duruşuna çocukça inandığım için yazıyorum. Hayat, dünya, her şey inanılmayacak kadar güzel ve şaşırtıcı olduğu için yazıyorum. Hayatın bütün bu güzelliğini ve zenginliğini kelimelere geçirmek zevkli olduğu için yazıyorum. Hikâye anlatmak için değil, hikâye kurmak için yazıyorum. Hep gidilecek bir yer varmış ve oraya tıpkı bir rüyadaki gibi bir türlü gidemiyormuşum duygusundan kurtulmak için yazıyorum. Bir türlü mutlu olamadığım için yazıyorum. Mutlu olmak için yazıyorum.

Yazıhaneme gelip bavulu bırakışından bir hafta sonra, babam, her zamanki gibi elinde bir paket çikolata (kırk sekiz yaşında olduğumu unutuyordu) beni gene ziyaret etti. Her zamanki gibi gene hayattan, siyasetten ve aile dedikodularından söz edip gülüştük. Bir ara babamın gözü bavulu bıraktığı köşeye takıldı ve onu oradan alıp kaldırdığımı anladı. Göz göze geldik.

Sıkıcı, utandırıcı bir sessizlik oldu. Ona bavulu açıp içindekileri okumaya çalıştığımı söylemedim, gözlerimi kaçırdım. Ama o anladı. Ben de onun anladığını anladım. O da benim onun anladığını anladığımı anladı. Bu anlayışlar da birkaç saniye içinde ne kadar uzarsa ancak o kadar uzadı.

Çünkü babam kendine güvenen, rahat ve mutlu bir insandı: her zamanki gibi gülüverdi. Ve evden çıkıp giderken bana her zaman söylediği tatlı ve yüreklendirici sözleri bir baba gibi yine tekrarladı.

Her zamanki gibi babamın mutluluğunu, dertsiz, tasasız halini kıskanarak arkasından baktım. Ama o gün içimde utanç verici bir mutluluk kıpırtısı da dolaşmıştı, hatırlıyorum. Belki onun kadar rahat değilim, onun gibi tasasız ve mutlu bir hayat sürmedim, ama yazının hakkını verdim duygusu, anladınız.

Bunu babama karşı duyduğum için utanıyordum. Üstelik babam, benim hayatımın ezici merkezi de olmamış, beni özgür bırakmıştı. Bütün bunlar bize yazmanın ve edebiyatın, hayatımızın merkezindeki bir eksiklik ile, mutluluk ve suçluluk duygularıyla derinden bağlı olduğunu hatırlatmalı.

Ama hikâyemin bana daha da derin bir suçluluk duydurtan bir simetrisi, o gün hemen hatırladığım bir diğer yarısı var. Babamın bavulunu bana bırakmasından yirmi üç yıl önce, yirmi iki yaşımdayken her şeyi bırakıp romancı olmaya karar vermiş, kendimi bir odaya kapatmış, dört yıl sonra ilk romanım Cevdet Bey ve Oğulları'nı bitirmiş ve henüz yayımlanmamış kitabın daktilo edilmiş bir kopyasını okusun ve bana düşüncesini söylesin diye titreyen ellerle babama vermiştim. Yalnız zevkine ve zekasına güvendiğim için değil, annemin aksine, babam yazar olmama karşı çıkmadığı için de onun onayını almak benim için önemliydi. O sırada babam bizimle değildi, uzaktaydı. Dönüşünü sabırsızlıkla bekledim. İki hafta sonra gelince kapıyı ona koşarak açtım.

Babam hiçbir şey söylemedi, ama bana hemen öyle bir sarıldı ki kitabımı çok sevdiğini anladım. Bir süre, aşırı duygusallık anlarında ortaya çıkan bir çeşit beceriksizlik ve sessizlik buhranına kapıldık. Sonra biraz rahatlayıp konuşmaya başlayınca, babam, bana ya da ilk kitabıma olan güvenini aşırı heyecanlı ve abartılı bir dille ifade etti ve bugün büyük bir mutlulukla kabul ettiğim bu ödülü bir gün alacağımı öylesine söyleyiverdi.

Bu sözü ona inanmaktan ya da bu ödülü bir hedef olarak göstermekten çok, oğlunu desteklemek, yüreklendirmek için ona "bir gün paşa olacaksın!" diyen bir Türk babası gibi söylemişti. Yıllarca da beni her görüşünde cesaretlendirmek için bu sözü tekrarladı durdu.

Babam 2002 yılı Aralık ayında öldü.

İsveç Akademisi'nin bana bu büyük ödülü, bu şerefi veren değerli üyeleri, değerli konuklar, bugün babam aramızda olsun çok isterdim.

6.12.06

New York Times da Aynur Doğan kervanına katıldı



Bu da New York Times'in seçtiği klip!

4.12.06

Blog senin neyine

Ağ güncesi, teknik bilgi gerektirmeden, kendi istedikleri şeyleri, kendi istedikleri şekilde yazan insanların oluşturdukları, günlüğe benzeyen web siteleridir.
İngilizce karşılığı olan blog kelimesi "web" ve "log" kelimelerinin birleşmesinden oluşan weblog sözcüğünün yıpranmış halidir.
Ağ günceleri genellikle güncelden eskiye doğru sıralanmış yazı ve yorumların yayınlandığı, web tabanlı bir yayın olarak karşımıza çıkar. Çoğunlukla her gönderinin sonunda yazarın adı ve gönderi zamanı belirtilir. Yayıncının seçimine göre okuyucular yazılara yorum yapılabilir. Yorumlar, ağ güncesi kültürünün çok önemli bir dinamiğidir; bu sayede yazar ve okuyucular arasında iletişim sağlanır. Bunun dışında, geri izleme (trackback) mekanizmasıyla, belirli bir yazı hakkında yazılan diğer yazıların belirlenebilmesi de mümkündür.
İlk ağ günceleri elle yazılıp güncellenirken, bugün bu iş için özel yazılmış yazılımlar kullanılmaktadır. Bu yazılımlardan bazıları bir ağ güncesi servisi sağlayıcı sitenin alt alan adları olarak yaratılabilen, bazıları ise kullanıcının kendi sunucusuna kurup çalıştırması gereken yazılımlardır.
Ağ güncelerinin içeriği geleneksel internet içeriğinden farklılık gösterdiği için sadece bu tür siteler için kurulmuş özel dizinleme mekanizmaları ve arama motorları bulunmaktadır. Technorati en başarılı ağ güncesi teknolojilerinden biridir. Ayrıca Google Blog Search adında bir ağ güncesi arama motoru işletmektedir. 2005 yılında Verisign tarafından satın alınan Weblogs.com, dünyanın en büyük ağ güncesi ping servisi olarak tüm internet indeksleme mekanizmalarına veri sağlamaktadır.

30.11.06

meet dailykos.com

Amerika'daki secimlerde Demoktratlarin galibiyetini herkes bu bloga bagliyor http://dailykos.com/

Yunanli bir babayla Latin Amerikali bir annenin cocugu olan Markos Moulitsas Zúniga'nin kurucusu oldugu bu politik blog kimi gunlerde yuzbinlerce kisiyi bulan ziyaretcisiyle Amerika'daki en etkin politik guc odaklarindan biri olmus durumda. Son secimlerde Demokratlarin basarisinin altinda bu sitenin yattigi konusunda pekcok uzman hem fikir. Geleneksel medya, yani gazete ve televizyonarin yillardir Bush leyhine yayin tekeli olusturdugu bir ortamda kucuk bir grubun elinde guclu bir araca donusen internet belki de ilk defa bir secimin sonucunu etkileyecek noktaya dailykos araciligiyla gelmis durumda. Artik internetin hayati degisterecegini iddia edenlere kimse burun kiviramayacak.

Papa bizim dogal niteliklerimizi takdir ediyor

Papa 16. Benedikt, Meryemana Evi’nde ayin yönetttikten sonra Papa 23. Johanna’nın sözlerinden alıntı yapıp, "Ben Türkleri seviyorum, doğal niteliklerini takdir ediyorum" dedi.

Behice Boran Belgeseli


Ucuncu Sinemacilar'in ilk belgeseli 2 Aralik'ta gorucuye cikiyor. Bizim kantincilerden Mehmet, Kaya ve Sinan'nin da araslarinda yer aldigi dostlarimizi Petrol Is Salonundaki Gala'da yanliz birakmayalim. Detaylar icin: http://www.ucuncusinema.net/

Muslum Baba Muslum Baba

ODTU'ye geldigimde arkadaslar bana gulmustu epey Muslum kasetlerim var deye...ben de herkese uyup Muslum'un Leylek Babasi'nin ustune Cem Karaca'yi cekmistim. Genclik hatasiymis meger benimkisi...Yillar sonra arkadaslar Haydar Haydar'la Muslum'u kesfedince, ben onlara "adam sarhos degil ya, gecirdigi trafik kazasindan dolayi oyle gorunuyor televizyonda' diye aciklama yapar oldum. Neyse babayi Murathan Mungan'la taniyanlar icin birkac yil evveline donmek gerek. dilerseniz "Benim Meselem'i" de dinleyebilirsiniz ama ben Ibo Show'dan su nefis turkuyu oneririm size.